28 Nisan 2011 Perşembe

Hayatımın üç BÜYÜKlerine.. biri yer yüzüne, diğerleri gökyüzüne... benden size ufacık bir hediye...

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde… develer  tellal iken pireler berber iken… çoook eski zamanlarda güzel mi güzel bir kadın yaşarmış… Herkes onu çok sever saygı duyarmış. Herkese yardım eder, kim çağırsa yardımına koşarmış. Adı “ Armağan” mış… En küçük oğlu çok yaramazmış, hep başına iş açarmış, büyüdükçe de çapkınlaşmış, ama evlenme vakti de yaklaştıkça yaklaşmış…
Bir kadın görmüş. Her gün evlerinin önünden geçiyormuş. Gel zaman git zaman aşık olmuş, en yakın arkadaşına sormuş; “kim bu kız”? Arkadaşı iyi biriymiş ama hiç aklına gelmemiş neee sorduğu kız onun kız kardeşimiymiş! :) “İlyas” demiş, “sen merak etme” hem senden iyisini mi bulacağız, ama bir sorayım kız kardeşime, belki onunda gönlü vardır, kısmetse düğünü yaparız eylül e…
Kısa zaman sonra bu iki genç aşklarını ölümsüzleştirmiş, bir de dünya tatlısı üç erkek çocuk dünyaya getirmiş… babaanneleri, anneanneleri hem onları,hem birbirlerini  çok sevmiş… Ama İlyas bir de kız çocuğu olsun çok istemiş… zaman ilerlemiş Fevziye hamile kalmış. Ama kafayı bebeği aldırmaya takmış! Babaanneyi bu yüzden hasta yatağında daha da hüzün sarmış… Fevziye “olmaz” demiş.” Üç tane çocuğum var benim, hem nasıl baş ederim!” anneanne üzgün, babaanne üzgün, İlyas üzgün…
Babaanne’nin durumu daha da kötüye gidiyormuş, anneanne Fevziye’ye : “bu çocuğu aldırırsan hakkımı helal etmem, bak armağan annen çok hasta, hem bu sefer kesin kızın olacak, aynı armağan anne gibi, babaannesi  gibi olacak” demiş… Fevziye “tamam” demiş. Annesi de kocası da üzülmesin, kızları doğsun adı armağan olsun istemiş…
 Bir armağan melek olmuş, gökyüzüne uçmuş, hediyesini oğluyla gelininin kucağına kondurmuş… Bir kızın adı Armağan konmuş, üç tane melek kardeşi olmuş…
Üç  büyük kadın var bu hikaye de… biri babaanne biri anneanne biri de anne… bugün yağmuru sanki onlar yağdırdı..sanki gökyüzünden bana ikisi birden el sallayıp, “ anneannecim, babaannecim iyi ki doğdun canım kızımız” der gibi… Annem “seni çok zor doğurdum, çok kıpırdıyordun, ters duruyordun, çok acılıydı” der her doğum günümde:) haklı aslında ama beni bi tek o doğurmamış ki… üç kadın birden doğurmuş… rahmetlilerim,kıymetlilerim , gördüğüm en güzel gülüşe sahip üç kadın anneeeeeeeee ananeeeeeeeeeeee babanneeeeeeeeee çok!!! seviyorum sizi çok!!doğum günümüz kutlu olsun…

23 Nisan 2011 Cumartesi

suyun siyasi mesajı

Özünde sudan ibaret  varlıklar olduğumuz gerçeğini kavramak evrenin sırlarını çözmenin anahtarıdır. Dünyayı bu yeni bakış açısıyla inceleyecek olursanız, çevrenizdeki şeylere daha önce hiç görmemişsiniz gibi bakmaya başlarsınız.                                      Masaru Emoto
Bu kitap belki de hayatımın en huzur verici olanlarındandı. Aklımda hemen şu uyandı. İnsan vücudunun % 66 sı, insan beyninin %75 i sudur! 
Bahsettiğim yazar  1943 yılında Yokohoma da doğmuş, Yokohoma üniversitesi nin Uluslar arası ilişkiler bölümünden mezun olmuş.  Siyaset böyle bir şey dedim kendi kendime. Donkişotluk bir yere kadar. Siyaset hep bireyin özünde, doğasında yatar. Formül çok basit; geneli iyileştirmek bireyi anlamaktan geçer…
Hani bizler küçükken büyüklerimiz suya dua okur, sonra herkese içirirlerdi ya okunmuş su diye. Kitap bunun bilimsel olarak kanıtlanmış hali.  Suya güzel sözler söylenmiş su kristalleri de güzelleşmiş. Suya kötü sözler söylenmiş kristallerde kötüleşmiş. İnsanlara da kötü söz söylenince çirkinleşmeleri  bu yüzden. Kötü söz veya küfür işittiğimizde bize yönelik olsun olmasın garip bir hissiyat oluşur ya o su işte. Yani biz, insan… Peki bu siyaset değil de ne?  İşte iyi de var kötü de… Kötülük de büyük bir bilgelik gerektirmez mi en nihayetinde… Bu bilgilerle insan yönlendirilemez mi kötüye de iyiye de…
Siz hiç televizyonda sebze reklamı gördünüz mü? Maydanoooooz! Ekin bahçeye yiyin! Hemde bedava! Hadi hiç beklemeden harekete geçin! :=) yok hayır görmediniz. (sebzelerde ve bitkilerde de bizde olduğu gibi su miktarı yüksek) ama ne kadar zararlı şey varsa hepsinin medyada izni sonsuz… hiçbir devlet büyüğü  demez ki; “hayır efendim bu hamburger reklamını yayınlayamazsınız”...  Bir de düşünün hamburger yiyince mi rahatlarsınız, sebze yiyince mi rahatlarsınız? (burada ki rahatlama iyi hissetme anlamında kullanılmıştır) Bu kitap ( suyun gizli mesajı) hiçbir yayın evi tarafından yayınlanmamış… yazar tamamen kendi imkanlarıyla çoğaltıp dağıtmış… Medya günümüzün büyük bir gerçeği ve agresif insanlar yaratmak mümkün. Hemde hiç çaktırmadan… Kimyamız, suyumuz çok rahat bulanabilir yani… Temkinli olmak lazım. Suyumuza sahip çıkmak lazım… Mevlana lazım, Masaru Emoto lazım, Atatürk lazım… Hastayken avuç içimiz neden soğuk, sağlıklıyken neden sıcak, dua ederken neden avuç içine okunur sonra yüze sürülür, yoga yaparken neden avuç içi dışarıya bakar, iyi hisler, dilekler neden suya söylenince mucize olur, sevgilinin eli niye emsalsiz, anne eli neden huzurlu bilmek lazım… Kuran ı  da bilmek lazım, Siyonizm i de çözmek lazım… “Nefret ediyorum” demekten vazgeçmek, yetişkin olduğunun farkına varmak, bir söz söylemeden önce iki kere düşünmek lazım. “Laf olsun” diye konuşmamak lazım.
Suyun gizli mesajı der ki;
Sen sudan ibaretsin tamam peki  o değil mi? Sev, şükret…

oldu, olacak:)

Bir gün gelecek, için huzurla dolacak… bütün karmaşayı, can sıkıntılarını süpüreceksin bir kenara  “bir daha karşıma çıkamayacaksınız, engel olamayacaksınız” diyeceksin.  Yavaş yavaş toplayacaksın kırılan parçalarını, yerlerine koyacaksın, izleri kaldı diye yakınmayacak, bu sefer izlerin kattıklarıyla övünmeye başlayacaksın. Arada bir sızlayacaklar,” olur canım o kadar da insanız en nihayetinde” diyeceksin. 
Bir şehre gideceksin, gün batımına yakın olacak, içindeki huzursuzluk o melodiyi duyuncaya kadar yaşayacak. Anne, baba seni karşılayacak, en sevdiğin yemekler yapılacak, sokaklarda çocuklar çığlık atacak, yemekten sonra kısa yürüyüşler yapılacak, yaşlı baban erken yatacak, anneyle dedikodu yapılacak, kardeş le vizyondaki film tartışılacak. Sabah telefonun çalmayacak anne bağıracak: “pınaaaaaaaaaaaar hadi! Kahvaltıyaaa” zar zor çıkacaksın yatağından, rüyanda gördüğüne gözlerin dolacak, kısa sürecek, kuş seslerine dalacaksın…  uykulu uykulu babanın esprilerine katlanmaya çalışacak “yüzünü yıka artık” diyen anneye naz yapacaksın. Televizyondaki sabah programıyla dalga geçilecek, kahvaltıdan sonra komşu oturmaya gelecek, türk kahveleri pişecek, bahçeye domates, biber ekilecek,  en büyük sıkıntı olması gerektiği gibi sağlık olacak, en büyük sevinç ise “kızım gel, ektiğin fidan büyümüş,  çiçek açmış” olacak.
Yine günün sonu gelecek, pamuklu pijamalar giyilecek, güneşin batışı değerlendirilip, sevdiğin şarkı ile veda edilecek. O arayacak “sen en kıymetlimsin diyecek”. Ama orda bitecek, bu sefer sadece huzur verecek. Başı sonu düşünülmeyecek, bütün prosedürler imha edilecek. Balkon kapısı aralanacak, rüzgar perdeyi hafifçe sıyıracak, komşular evlere dönecek, baba yatağa gidecek, anne bardaklara çay koyacak, köpeğin gelip kucağına yatacak, televizyonda güzel bir film başlayacak, kahkahalar atılacak, gözler dolacak, hayat hep böyle geçmeyecek, en büyük dua “ allahım aileme uzun ömürler ver” olacak…

18 Nisan 2011 Pazartesi

eda lı işveli:)

Sen ne ara girdin hayatıma? Ne ara dostum oldun? Ne ara küstük, kızdık birbirimize? Ne ara geri geldin? Ne ara affettin beni? 
Hatırlıyo musun? Kendi küçük ama kalbi büyük bi şehirde yaşıyoduk. Orda tanışmıştık zaten. Her gün anlatacak bi hikaye, her gün yapacak bi aktivitemiz vardı. Yapacak bir şeyimiz olmasa bile umutsuzluk olmazdı… Bilirdik çünkü arayınca açacak bir sürü dost vardı… geceleri sokaklarda içilirdi içkiler kahkahalardan bıkılır, usanılırdı…Sen hep endişeli hep yorgun savaşçı…
Biliyorum çok sevdin onu. Ama diyemiyosun  “çok sevmiştim onu”  şimdi yıllar geçti de ne oldu? Yıllar yenilendi diye kalplerimiz de yepyeni mi oldu? Hayır. Hep yerine biri kondu,konamadı,konacak. Aşkın --de,-den hali bu…
Neyse uzatmayayım seninle başka bi şehirde daha paylaştık dostluğu. Ama bu sefer kendi büyük kalbi çok küçüktü…adı İstanbul du… başladık bi hayat mücadelesine. Ayaklarımızın üzerinde duralım diye. Yine onlara benzeyen birileri vardı, biz yine dertleştik , yine sorduk birbirimize: “sence aşık mıyım” diye… ama İstanbul du orası. Sen olmazsan bi başkası… çeşit çok ya hiçbişey olamaz gönül kaygısı…
 Et doyurur o yüzden çok yiyemezsin. Ama sebze doyumsuzdur istediğin kadar yersin… yedikçe tadına doyamazsın ve kendini iyi hissedersin…Bilirsin çünkü vücuduna vitamin enjekte edersin… ama sen vejeteryan değilsin, o yüzden bilinçli tüketmelisin…
Bir şeyi hiç sevmezsin de inatla biri önüne sunar ya hani bu hiç keyif vermez. Sen yapınca gülüyosam içten, bu da hiçbişey kadar güzel gelmez. Biliyorum beni hep seveceksin yanında olmasam bile. Biliyorum  bana kızsan da bu kardeş kavgasından öteye gitmeyecek ya hani, biliyorum kötü bi dost olsam bile anlayacağını iyi niyetimi, biliyorum beni “eda!” diyince hep dinleyeceğini, biliyorum yıllarca görüşmesek bile her gün birlikteymişiz gibi seveceğini… “kalbin kadar temiz” diye başlayan yazılar gibi…
Bu “kalbin kadar temiz sayfayı” bana ayırdığın için teşekkür ederim… bu senin için yazdığım ilk ama son olmasın isterim…hep dostum kal, hep canım. Gözlerindeki  masumiyet hiç gitmesin dilerim…
Son olarak:
Bu yazı içime sinmedi
Biter diyodum ama bitmedi
Senin için söylenenler yetmedi
Az bekle, ilhamım daha gelmedi:)


rakılı mezeli

Hımmhııııhııııhıııımmmmm LAAAlaaaLAAAlaaa Ah! Pardon siz mi gelmiştiniz? Korkuttunuz beni. Ne ara içeri girdiniz? Hiç fark etmemişim… Buyurmaz mıydınız? Ayakta kalmışsınız…
Herkes ama herkes! Dostların, arkadaşların, canın… Böyle gelmediler mi? Birden, fark ettirmeden…
Sen ne olduğunu anlamadan, farkına varmadan çıkmadı mı o kelimeler?  Dostum! Sevgilim! Canım!
Ne güzeldi….Evin balkonunda oturulurdu yazları kahveler yapılırdı , dedikodular pişerdi, erkekler çekiştirilirdi, fallara bakılırdı…kız kıza sohbet hiç bir şeye değişilmezdi…Sevgili yeni hediye almış, o barda şu varmış, ah o elbise ne şık mış! ne oldu da hayat değişti? Ne dedin!!! O seni terk mi etti? Gidicek misin şimdi? Ruhunda gaz birikti değil mi? Anlıyorum seni. Hem boşver! Allahından bulsun o deli…
Sen ona öğüt verdin değil mi? Çok sevdin onu her şeyini paylaştın, arkadaşlarına anlattın.” Benim en yakın arkadaşımdır”.  “yıllardır tanırım öyle şey yapmaz!”  “çok iyidir,çok tatlı” “tanıştırayım sevgilim”
Gel zaman git zaman bir de baktın onlar gitmiş, söylenilenler unutulmuş, ama verilen sözler tutulmuş… yerine yenileri eklenmiş veya eklenmemiş. Hem kızgın  da değilsin hiçbirine. Sen değimliydin söyleyen “buyurun, oturun” diye. Şimdi özleme zamanı onları, o dostları, o sevgiliyi. Hem artık büyüdün. Boşa harcayacak vaktin mi var senin! İş güç çok birikti zaten. Kendine yönelmelisin. Hem arada buluşursun, görürsün onları. Yapılır yine şaraplı, rakılı kız dedikoduları… “şu şarkıyı söylesene” , “ kırmızı  oje nerdeeeeeee!”  “ yaaa ağlama artık nolur üzme”  
Tamam  o zaman işlerimizi bitirelim, geleceğimizi sağlamlaştıralım, yeni eski dost, sevgili yapalım. Hayat koşsun biz ondan hiç geri kalmayalım. Ama bi dakika ben hayatın içinde değil miyim? O zaman ben onun önünden gitmeliyim. Yön vereyim ona mesela…evet evet! Yapabilirim!  E hadi o zaman “en kısa zamanda” söz verilsin, toplanılsın o bilinen yerde, masalar kurulsun rakı lı mezeli , yeni sevgili de olsun, eski sevgili de dostunun çaktırmadan sorusunda. “biliyo musun” densin “şöyle olmuştu… sevgiliye “balık” densin, kadehler tokuşturulsun, istek şarkılar söylensin, haydari gelsin fava gelsin! Kız kıza lavaboya gidilsin, masum masum “o” çekiştirilsin, Nasıl sence diye sorulsun, kıkır kıkır gülünsün. Her şey olsun o masada  rakı  da, balık da…