8 Kasım 2013 Cuma

En Çok Neyi Kullanırsan, Önce Onu Eskitirsin. BEYİN

İnanmak ve korku aynı şeydir.  Beyin bunu her ne kadar ters algılarsa algılasın. Söz konusu beyindir.  Zavallıdır. Korkağın tekidir. Çünkü ne görürse ona inanır. Neyi öğrenirse onunla yaşar. Ruha hükmeder. Gerçek olan ruh, makinaya dönüşen, beyindir. Ve inanmak doğuştan gelmez, sonradan edinilir. Kaybettikçe korkar, korktukça inanırsın.
Herhangi bir dine inanamayan insanların çoğunluğu, güzel şeylere işaret eder.  Her din, bir öğüt, bir nasihat, bir güvence vaadediyor   fakat, karşılığında mutlaka bir şey ister. Korkutan şeyler..   düşünüyorum da o kadar da inanılası değiller.. insansı hiç değiller. Bir canlıyı öldürüp, etini fakir insanlara dağıtmak ne kadar inancını geliştirebilir? Fakir olmak hayvan etine muhtac olmak mı?  Sapkınlık?.. Herkesin düşündüğü şeyler işte…
İnsanı inanmaya yönlendirmek ve fakir umutlarını, kayıplarını unutturmak için çabalayan bir dünya yönetimi. Ve kafayı inanmakla bozmuş insan sürüsü..   “neye inanırsan o gerçek olur.. ne istersen hayat sana onu verir..”  hiç şüphem yok. Fakat sınırını aştı sanki..  inanmaya çalışmak=kayıplarını unutmaya çalışmak. Duygular çok birbirine karıştı.  Ruh ve hisler bizi var eden şeylerken, beynin aptallığına oynayıp, ruhumuzu çökerten siz, kimlersiniz??
Her şey için çok geç olduğunu biliyorum. Artık hepsine ihtiyacımız var. Beynin aptallığına, ruhun dengesizliğine, hislerin aşırılığına..  Bıraksınlar istiyorum. Böyle kalsın her şey.  Daha iyisi için çabalayabileceğimiz bir alan yok artık. Kendimizi kandırmaktan öteye gidemiyoruz. 
Beynimiz farklı şeyler görmemizi, algılamamızı sağlıyor fakat, biz her seferinde  başka ruhlara aynı heyecanın görüntüsünü iletebiliyoruz.. ve her seferinde ruhumuz, farklı heyecanları aynı şekilde algılıyor. Her korkumuzda daha iyisi olacak diye inancımızı körükleyip, kısır döngüden öteye gidemiyoruz.
Güzel yaşamamız için hiçbir sebep üretemeyen siyasileri tepemize çıkaran beyin, bizim değil anlayacağınız.. onların oyuncakları.  Yaşayabilmemiz için meyveler ve sebzeler var sadece. Hepsi doğada yetişen mucizeler. Doğayı yok etmek yine onların işi.. Doğayı yok etmek için seçtikleri yolları temizleyenlerse biziz. Bizim kayıp beyinlerimiz, onlara hizmet ediyor. Ruhlarımızsa yok olmuş sanki. Her şey geçici, her şey pratik, her şey kullan at, her şey bizim çok sevdiğimiz gibi  basit ama artık  gerçek değil.  Ve bu arada teknoloji, yaşayabilmektense, ölmemiz için daha elverişli artık.
Korkularımızı gerçekleştirdikten sonra inanmamızı istedikleri her şey ilüzyon. 
Yani bir tarla gerçektir. Fakat korkuluk gerçek değildir. Kendi tarlalarımıza korkuluk dikenler var… ruhumuza korkuluk dikenler..
Bizimle, hayatımızla, hislerimizle, beynimizle, eğitimimizle, geleceğimizle, yemeğimizle, eşimizle, çocuğumuzla, işimizle, aşımızla, aşkımızla, bedenimizle oynayan kuklacılar varken en fazla neye inanabiliriz?? 
Yani güneş bile batıyor. Yıldızlar bile sönüyor.. 
Korkuluğun işiyse bir fırtınaya bakar.. 
Belki buna inanabiliriz. Evet.. 

12 Ekim 2013 Cumartesi

İSTANBUL

İstanbul da yaşıyorsan aşık olamazsın. Aşık olabiliyorsan, İstanbul' u yaşayamazsın. Yaşatmaz..
Zehiiiirdir..
Önce seni eve davet eder, sonra bir içki ikram eder..
Şartları vardır. Öyle  kolay karşılayamazsın.. 
Sen diye bir şey bırakmaz. Canını alır.. 
Sana da hava hep hoş kalır..
İtiraz etmezsin, "hoop ama benim için böyle değil bu işler" diyemezsin.. 
Biraz huyuna gitme, azıcık kendi duygularını yerleştir, yaşayacak yer bırakmaz!
Aşk İstanbul'dur..
Zordur..
Emek ister, ilgi ister, herşeyini ister! Seni ister!..
Her saniye, her dakika, her gün, her ay, her yıl sana farklı bir yönünü gösterir.. Her "zaman" seni şaşırtır.. 
İstediğin her an kaçabilirsin.
Nefret edebilirsin,
Bir o kadar çok seversin,
Ama vazgeçemezsin. 
Dünyanın neresine gidersen git, bir kez İstanbul'un gözlerine baktıysan, bir daha vazgeçemezsin.. 
Yeryüzünün en akıllı, en bencil, en dürüst, en sevecen, en zalim kadınıdır.. Seni asla başkasına yar etmez.. 
İstanbul seni sevdiyse, 
İstanbul' da yaşayamazsın, İstanbul'la yaşarsın..

10 Ekim 2013 Perşembe

papatya falımız




İyi gidiyor, kötü gidiyor, iyi gidiyor, kötü gidiyor..
Kendini görmeye başladığın andan itibaren, iyi gidiyor, kötü gidiyor..
Seneler geçiyor, iyi gidiyor, kötü gidiyor..
Seneler var önünde, iyi gidiyor, kötü gidiyor..
Basitleştiriyorsun..
İyiler zaten iyi.
Kötüleri  iyileştireyim diyorsun.
Kötüler hiçbir zaman iyi olmuyor ama sen öyle bakabilmeyi öğreniyorsun..
Sevmediğin şarkıları anlıyorsun. Sevebileceğini düşünmediğin filmleri de izliyorsun, kendini en dışarıya itiyorsun.
Olduğun yere en uzaktan bakmak istiyorsun.
Hiç sevemeyeceğini düşündüğün insanları, şehirleri, kitapları anlıyorsun. İyi yada kötü..
Gerçeği görmek için senelerini, iyilerini, kötülerini veriyorsun..
Gerçeği görmek için bütün hayatını en uzağa itebiliyorsun..
Basitlik istiyorsun. Çocukken olduğu gibi..
Sevemediğine “kışt!” sevdiğine “hişt!” diyebilmek..
Ama artık sevip sevmeme gibi bir lüksün olmadığını farkediyorsun.. 
Gerçeklik için tek yol anlayabilmek..
Böyle böyle, bir iyi gidiyor, bir kötü…
Üstelik çok sessiz gidiyor..
Gece yarısı tuvalete kalkan bir çocuk gibi, odana dönerken çaktırmadan karanlık koridorlara bakıyorsun..
Olmadığına inandığın canavarları görmemek için dua ediyorsun..
Derken bir ses geliyor yan odadan!
Esniyor baban..
Annen sesleniyor..
Raki kapıyı aç diye patilerini kapıya vuruyor..
İyi gidiyor, iyi gidiyor, iyi gidiyor…



25 Ağustos 2013 Pazar

BUUZZZZ

İstanbul’dayım ama her an her yerinde! Duramıyorum! Ordan oraya koşturuyorum. Acelem değil,  acım var.  Anlarsın …
Kendimi deniz kenarına atıyorum.
 Arkamdan iki arkadaşım geliyor…
Hava güneşli.
Yok bu hafif kalır..
Hava delirtecek kadar sıcak. 
Sahile yürüyoruz üç arkadaş. Terden  sırılsıklam vaziyette.  Tek derdimiz kendimizi bir an önce denize atmak.
-          Önce birer içki, sonra hemen denize! Tamam mı!
-          Anlaştık!
Denizin şefkatli  kollarından ilk ayrılan ben oluyorum. Hadi biraz düşüneyim sakin sakin..
İçi buz dolu bir bardak.. Sıcaktan terlemiş, önümde duruyor. Denizi izleyeyim derken görüntüye giriyor sürekli.  Ah! Diyorum.. gerçekten mi! Delirdim mi ben!! Bu sıcakta!!
 İçi buz dolu bardağın yerine koyuyorum kendimi ve fark bulamıyorum.  Bende aynı senin gibiyim.. Buz gibi şeyler koymuşum kendime.. sıcakta ter yapıyorum insanlar arkamdaki denizi göremiyor.. Buğulanıyorum… 
Bilir kişiye danışayım diyorum… Buzlarımı eritsin, ben görünebileyim diye..   Bana  ”aynı buzun lacivertini”   öneriyor..  Hayat bana bir şeyler katmalı derken bunu kasdetmemiştim diyorumJ  git gide sönen ışığı izlemeye mecbur bırakıyor  resmen.. . Bana bakıp denizi göremeyen  kendim için üzülüyorum bu kez..  Bardağın içindeki buz oluveriyorum birden..  Olsun, eriyeyim de hemen geçsin bu  buğu, büğü, büyü..Konuşma bozukluğu da yapıyor, ya da yazma. Her neyse…  Derken  arkamdan iki arkadaşım geliyor... Yalnız kalmak ne kötü diyorum…   Garsoooon!! Boşları al önümden!

29 Mayıs 2013 Çarşamba

klasik müzik

Bu yaşadığım çok yabancı.. Huzur verdiği kadar karanlık. Bedeli çok ağır..
Bu müzik çok klasik. Bütün bu enstrümanlar ya delirtecek ya da öldürecek.. Dayanamıyorum bazen. Kimi, neyi dinliyorum?  Hangi şarkı bu?..
Gerçeklere inanmak mı, gerçeklik yaratmak mı?..
Yaşanılan dünyada en ufak bir gerçeklik bulamayan, bulsa dahi ispatlayamayan insan türünün bir örneğiyim.. 
Küçücük canım hiçbirşey çekmiyor artık.
Tek istediğim dans etmek.  Bütün yabancı, yalancı, yanlış, sahte ritimleri dinleyen ruhlarla..
Her figürde huzura dönüşmek için..
 Karanlıkla tanışmak o kadar da kötü değilmiş. Her şey onunla tanışmak içinmiş hatta. Halının altına süpürülen anılarmış hayat..
Simsiyah değil ama koyu gri..

Hey karanlık! Tamam canım, o kadar da sorun değil..
Sadece çok beyaz bir ben tanımıştım zamanında. Onu unutamadığımdan, seni değil..

22 Nisan 2013 Pazartesi

YAZ

Hayatımın bilmem kaçıncı yazını karşılamak üzereyim. Bu mevsim kıştan daha karmaşık, daha zor. "Ben yazım! Beni istiyorsan bunlara katlanacaksın!" der gibi geliyor.. 16-17 yaşlarımdaki heyecanımı hatırlatan bahar ayları... Hayat sizin kadar masum değil. Hayat kim ki zaten!  Sanki bu mevsimde sadece düşünmek zorundayım. Sanki en önemli kararlar bu mevsimin elinde.. "Beni iyi geçir, yoksa karışmam!" dedi bana..Ne yüce! Çok da umrumda...
Herşeyimi elimden alacakmış gibi tehdit ederken "dur!" dedim. Sen kimsin??  Bana yardım et. Bu zamanı geçirmeme yardım et! Üzerinde durmam gerek, ayaklarımı geri ver! Görmem lazım, gözlerimi göster! Sevgilim var, yardım etmem lazım ona, beni ona geri ver!...
Ne kadar bencilsin. Herşey istediğin gibi olsun istiyorsun. Tek bir hediye  için benden herşeyimi istiyorsun..İstersen hiç gelme, sana hiçbirşeyimi vermeyeceğim! Şimdi sen kazan. Ben kazanmayı yine erteliyorum.Oysa ne çok severdim seni. Ama sen sevgi nedir bilmiyorsun! ve hoş gelmedin ama, güle güle git..

20 Nisan 2013 Cumartesi

SAĞ ELİM



Televizyona dalmışım. Kafamı çevirdim, sağ elim pencere kenarında. Şehir manzarası çok güzel ama umrumda değil. Yanan sigarama dalıyorum. Birkaç evin ışığı yanıyor. Işığı yanan ne kadar ev, dükkan vs.. varsa onlara dalıyorum.. karanlık bir aralıktan ışıkları yanan tren geçiyor.  Yokuşlardan inen arabalar var. Lunapark gibi keyifli bu görüntüye dalıyorum. Alt katta birileri sohbet ediyor. Aynı insancıl acılarını, farklı bir dille anlatıyorlar..  Gecenin bu vaktinde uyumamış çocukların sesleriyle yüzüm gülüyor… Sessiz sedasız, alçak kahkahalarla  muzur  planlarını anlatıyorlar. Bir sokakta köpek havlıyor, muhtemelen sahibini korumak için. Bir de ben varım. Bu bilindik sahneleri tekrar tekrar izleyip, yeni bir şey keşfetmeye çalışmamın nedenini sorguluyorum.  İçimdeki şehrin ışıklarını az da olsa yakabilmek için,  çoğu vaktimi enerji depolayarak geçiriyorum. Işıklarımı yaktığımda şu an baktığım şey her ne olursa olsun, bir daha asla, şimdi, şu an göründüğü  gibi görünmeyecek.. hiç bir şey  1sn önce göründüğü gibi olmayacak..  Her saniye bir şey kaybediyorum, birileri başka bir yerde bir şeyler buluyor.. Kaybetmek o kadar da kötü değilmiş diye düşünüyorum..  Sadece bazen hissettiklerime tercüman olamıyorum, yakalayamıyorum, yetişemiyorum. Ya o!  Diyorum.. ya onu kaybedersem ve kimse bulamazsa… nereye  gider… Büyüyorum, büyüdükçe daha çok kaybediyorum.. ışıklarım sönüyor, muzur kahkahalarım yok oluyor..