28 Aralık 2011 Çarşamba

comedie


Fransa: Somurge politikasi yapacagiz. Destek lazim. 

Turkiye:  Ne demek efem... Her zaman destekciniziz.

Fransa: Tamamdir. Kaddafinin sirasi geldi, ortadan kalkmali. Sizin Izmir bize lazim, operasyon ussumuz olacak. Ama once bi Saint-Dizier den bi bombalama yapak.

Turkiye: Izmir kopeeen olsun.

 Davutoglu`nun aciklamasi:  1915 olaylarina iliskin ermeni iddialari konusunda Fransa`daki girisimle ilgili, Turkiye`nin her zaman arsivleri arastirmaya hazir oldugunu belirterek, "ama eger bu yuzlesme imkani verilmez, ve bir dogma olusturulursa  gittigimiz her ulkede Fransiz somurgeciligi, koloniciligi uzerine konusmaya baslariz" dedi.

Fransa: AYYYHHH COK KORKTUM!!

22 Eylül 2011 Perşembe

Armut demişiz..

 İnsanoğlunun varoluşundan bu güne, ayrı ayrı her karakterin ortak noktası, derdi... Ya ayrılık acısı, ya terkedilme korkusu, ya bir daha aşık olamam düşüncesi, ya da ”nasıl unutucam onu” endişesi...Hayatımızın her döneminde illaki başımızdan eksik olmazlarJ  Çünkü her insanın kabullendiği ve bilir kişilerinde söylediği üzre aşk, uyumak, uyanmak, işe gitmek, toplantıya girmek, trafiğe takılmak, eve dönmek  tv izlemek vs.. vs.. kadar doğal bir vücut fonksiyonu!
Hayat değişiyorsa insanların ihtiyaçları da değişir, aşk da bir ihtiyaçsa insanın hayat tarzına ve  ihtiyaçlarına göre değişebilir, sürekli değişen, gelişen ve ihtiyaçların değiştiği bir toplumda aşk nasıl sonsuza kadar sürer?  Anlaşmalı evliliği anlarımda anlaşmalı aşk da neyin nesi? Kendine, sana ayak uydurabilecek, zevklerini algılayabilecek,iyi bir dost olabilecek, güzel-yakışıklı, nerde nasıl davranması gerektiğini  bilecek, zeki, eğlenceli, anlayışlı bir hayat arkadaşı arıyosun da heyecan olmadıktan sonra bunların hiç bir önemi yok. Kısa  sürer, sıkar, tekrar arayışa düşersin..
Eskidenmiş o sevgili için dağları delmeler, çöller,denizler aşmalar felanJ şimdi nerdeeeee. Şöylesin böylesin, kolum ağrıdı kalk, canım istemiyo gitmem, şimdi çok meşgulum sonra...  Millet iş görüşmesi yapar gibi sevgili arıyo kendine. Sosyal statün çok iyi düzeyde  olmalı ki kendine bi hayat arkadaşı edinebil. Yakında gazetelerde şu şekilde ilanlar görebilirz diye korkuyorum:
 Millet! Fabrika hatası olmayan, iyi bir marka olan ve aynı zamanda pahalı olmayan, heryerde giyebileceğim bir kıyafet arıyorum! Gören var mı???
Aşk’ı bizim ofisin bahçesinde dönüp dolaşan bi yavru kediye benzetiyorum bu aralarJ Etrafındaki diğer büyük kedileri, insanları inceleyo sürekli. O kadar güzel, saf ki, yemek verince yanına yaklaşan diğer  kedilere kafa kaldıramıyo, kaçıyo hemen, korkuyo,  saklanıyo...
Kısacası bana kalırsa aşk pek bizim dünyaya ayak uydurabilecek bişey değil. Bu kadar kötü bişeyin içinde nasıl barınsın, ayakta kalsın.. Eskiden aşk insanlara hükmederdi, şimdi insanlar aşka hükmediyo, e o da korkuyo tabi bu kadar şiddetten hiddetten felan saklanıyo bi yere, çıkmıyo..
Aşk asil birşeydir. Öyle emir almayı sevmez, hele statü meraklısı hiç değildir, tek kriteri “iyi” olmandır. İçinde cinlik olmayacak, içten pazarlıklı, iki yüzlü, dedikoducu vs.. bi insan olmayacaksın ki onu hakedebilesin. 
Bir de bi sır vereyim, öyle trafiği, kötü havayı, tozu- dumanı, çatışmaları-savaşmaları, bombayı, terörü felan da sevmiyo.. Nerde saklanıyo bilemem ama  elma yerine armut demiş olmalıyız , safım da işte söz  dinliyo ne yapsın, dursun orda  boşver üstü başı toz olmasın..

18 Eylül 2011 Pazar

"TEZGAH" ALTINDAN SİGARA!

-Neyin var?
-Mutsuzum…
-Neden mutsuzsun peki?
-BİLMİYORUM!
Bilinmez zaten. “Birine mutsuzum şu  aralar” dediğimde bana nedenini sorması çok hoşuma gitmez, cevap veremem çünkü… Veremeyiz. Önce bi iç çekeriz, bi sigara yakarız, bi süre garip garip bakarız, sonra uzun soluklu bi muhabbet başlar ve karşınızdaki kişinin de enerisiyle orantılı devam ederJ Konu mutsuzluğunuzun sebebi de olmaz pek… Genel olan birçok şeyden bahsedersiniz. Arada bir “ben” dersiniz, bir tek orda biraz kişiselleşir.
İnsanı  mutsuz eden tek  şey  eskileri tekrar etmesidir bana kalırsa. Tarihin tekerrürden ibaret olması insanoğlunun fizyonomisine pek de uygun değildir. Özelliklede yaşadığımız topluma bakacak olursak.
Aynı kişiler, aynı ev, aynı iş arkadaşları, aynı mekanlar, aynı yaşam alanları, yeniliğe ve bilgiye aç bedenleri  haliyle bir süre sonra mutsuz eder. MUTSUZ İNSAN enerjisiz kalır, baş edemez ve aynı şeyleri yapmaya devam eder. En fazla, arada bir, yılık izine çıkıp biraz enerji depolar , sonrasını bilirsiniz işte, aynı…
Çocuklara haber izletemezsiniz, sigara falan da istemez canları, enerjileri bitince hemen uyurlar. Biz de çocuktuk. Bi şarkı sözünde vardı ya hani, “biz büyüdük ve kirlendi dünya”  neyse…
Dün haber kanallarına bakıyorum,  yine beyinsiz kafama bir iki analiz yankılandıJ Mesela spiker neden aynı yüz ifadesi  ve ses tonunda sürekli? Ve muhabirler… Haberin önemini bile algılayamıyosun bazen çünkü çok önemli bir haberin de, gereksiz bir haberinde sunumunu aynı  ses tonuyla yapıyor…Bir süre sonra zaplama ihtiyacı duyuyosun, bi sigara yakıyosun, diğer kanaldaki spiker yine aynı…. İnsanları her yönden mutsuz etmeye açık bir ülke. Yurt dışına gitmek isteyen bi arkadaşım  var. Benden 5 yaş büyük ama görseniz ben onun ablasıyım sanki. Sigara içiyorum ya…   İngiltere de yaşamak istiyor. Sigara kullanmıyor ve nefret eder kokusundan. Çok hareketlidir ve haber kanallarını pek izlemez. Az çok ne olup bittiğinden haberdardır, kendini mutsuz etmez ve onu mutsuz eden insanları hiç anlayamaz, çok üzülür, sonra unutur. Çok iyidir ama içinde yaşadığı kötü şeylere MUTSUZ OLMAMAK adına zaman zaman ayak uydurur. Şeytanla arası iyidir, ama melek onun en büyük dostudur;)  Ama şunu söylemem gerekir ki, nerde yaşarsan yaşa  bu genelleme değişmez. İngiliz spikerler de  aynı ses tonu ve yüz ifadesindeler çünkü… Orda da mutsuz olması ve ayılmaması istenilen koca bi insan sürüsü var. Oradaki insanlar da evden işe, işten eve… Bazı şartlar Türkiye dekinden çok daha iyi olabilir ama ilk başta cazip gelir, sonra aynı..

Hayata kural koyan insanlara ve onun sürülerine uymayı hiçbir zaman istemedim. Ne kadar doğru bilemem ama bana kalırsa doğru içinden gelen olmalı. Yoksa bişeyi sırf “doğru olan bu” diye yaparsan ve hiç içinden gelmiyorsa sonuç yine aynı… Mutsuzluğun bonus kazandı! Ama üzülme en azından onlara göre doğru bişey yaptın.
“Madem bu devletin işine geliyo, neden kapalı alanlarda sigara yasak peki” derseniz, söyleyeyim. Yasak olan cazip olur çünkü. Görünmeyen şeyler daha çok dikkat çeker. (Bkz: İran) Mesela  ben bir kanalda çalışıyordum. İsim vermeyeyim. Siyaset programı çekiyoruz. Gündemdeki  meseleleri tartışıyor birkaç “bilir” kişiJ  Her neyse… Bi gün uyarı aldım yakası biraz açık bir şey giydiğim için. Öyle askılı, mini falan giyemiyosun, ama genel müdürüm beni gecenin bi yarısı arıyor ya da kısa mesajla yemek yeme  teklifinde bulunabiliyordu… Sonrası aynı işte… İşten atıldım, bi sigara yaktımJ
Neyse…
VEEEEEEEE şimdi sizlere bir son dakika gelişmesini aktaracağım sayın seyircilerJ
Sigarayı bırakmanın çaresi bulundu!
Olabildiğince hareket edip, gerekirse hiperaktif oluyoruz, “şuraya gidelim mi?” sorusuna  “hadi hemen” diye yanıt veriyoruz, Haber kanallarını olabildiğince az izleyip, olup biteni yazılı takip ediyoruz, (zaten ne olup biteceği de az çok ortada malum. Aynı şeyler işte…) “neden mutsuzsun?” sorusunu sordurmuyoruz bile. Böylece iç çekip sigara paketine de uzanmamış oluyoruz…
Çünkü;
Sigara içmek,  kan akışını yavaşlatır ve ciğerlerinize zarar vererek daha derin ooofff çektirir. Sigara içmek, tahammül etme gücünüzü azaltır ve hayatın monotonluğuna, renksiz ve kokusuz ritmine katlanmanızı sağlar. Sigara içmek, cildin erken yaşlanmasına ve insanların göz zevkini bozmanıza neden olurJ Sigara içmek, sevgilinizi sizden ayırır. Sigara “TEZGAH” altından satılsa bile, düzenlenen tezgahlar değişmez. Sigara içmek o kadar değil de tek sorun buymuş gibi davranmak SİZE VE ÇEVRENİZE ciddi zararlar verir.

14 Eylül 2011 Çarşamba

fark

Bir müzik kanalı izliyorum. 1994 yılının popüler müziklerini yayınlıyorlar. Bi an düşündüm de, eskiden,  sadece müzik kanalı izlerdimJ Bir klipten diğerine bütün müzik kanallarını zaplardım. İllaki bi kanalda benim sevdiğim şarkının klibi olmalıydı. Artık neden yapmıyorum diye düşündüm, cevabı buldum. Çünkü o  zaman  sadece iyi olanı hayal ederek yaşardım… Bu artık kötülere de açığım demek değilJ sadece çocuk olmak öyle bir şey işte… Bir şeyi seversen seversin, sevmezsen sevmez. O zamanlar nettik, bütün çocuklar gibi… “Sen git! Sen çok güzelsin, sen bencilsin, sen kötüsün, bunu yemem, bunu istemem” diyebilirdik hiç çekinmeden… Bu iyi bir şey değil neticede fakat kesinlikle mutluluk kaynağı…  Hayatın çelişkisine bak!… Ne istediğini bilememenin ya da ne hissettiğini bilememenin  insanları mutsuzluğa sürüklemesi = büyümek yani…
Aklıma gelen bir diğer şey, aşkı ve ilişkileri eleştiren insanlar oldu.” İlişki şöyle olmalı, böyle yaşanmalı, bunlar kesinlikle olmamalı! Bunlar hep hata!” vs…  Evet doğru, birkaç kriter illaki var… Hayatın içinde böyle sürüklenirken, her şey bildiklerimizden farklıyken,  yalan, sahtekarlık  ve çıkar ilişkileriyle dolu bir dünyada yaşamaya alışmışken bir tek aşkın yalanını sindiremedik…  Birine deli gibi aşıkken neler hissettiğinizi düşünün… Daha sonra o insanın size yaşattığı hayal kırıklıklarını, yaşattığınız hayal kırıklıklarını, hayatınızdan aldığı birkaç yılı, hatalarınızı, hatalarını…Yok oluşunu…  Gözlerinizin içine bakıp sanki hiç gitmeyecekmiş gibi size sarıldığı anları düşünün  ve şimdi çok uzakta oluşunu , bir daha hiç olmayacağını. Bu çark hep aynı yöne dönmeyecek tabiî ki  ama enerjisinin azalacağı kesin.. İşimizle, hobilerimiz ya da zevklerimizle  ilgili konuşurken gayet net ve açık olabiliyoruz, fakat aşk konusunda hiçbir zaman… Bizi hep şaşırtır çünkü. Ne olacağını kestiremeyiz. Sorun ne peki derseniz, sorun saygısızlık… İnsanlar aşık kişilere paranoyak muamelesi yaptığı sürece bu konu uzar,  uzar… İnsanoğlunun duygusuz olmaya sürüklendiği bir dünyada yaşıyoruz ve  eski sevgiliden  ya da canını acıtan birşeyden bahsetmek artık “güçsüzlük” sembolü…  Bu konu önyargının ta kendisi oldu hatta…. Bişeyler seni içine sürükler, yaşatır, yaşar, biter, sen bahsettiğin anda güçsüz ve zavallı olursun. Çünkü  makinelerin ruhu  yoktur! Canını sıkan şeyden bahsetmeye bile korkar hale gelmişsindir… Bu da artık yavaş yavaş insanlıktan çıktığımızın resmidir… Aynı müzik kanallarını zaplayacak gücü kendinde hissetmeyip o güzel şarkıdan sonra çalan berbat bir şarkıya katlanmak gibi… Belki sonrasında yine sevdiğin şarkı çıkar diye.. Büyüdük ya…  Ama olması gereken bu değil. Çünkü bu bekleyince olacak bir şey değil. Bu şöyle bir şey, bi gün o kanalı ya da radyoyu açtığında en sevdiğin şarkıyı duyma umuduJ  Ama emin ol şarkının sonlarına denk geldin…

30 Ağustos 2011 Salı

Asmalı mescit


Gittik, göremedik… Eskiye dair hiçbirşey kalmamış..  İstanbul da yaşıyosan, çalışıyosan ve  gençsen hafta sonları, arada bir asmalı mescit tercih edersin. Oradaki enerji  20li yaşlarının verdiği “punk” kafasını yaşatır sanaJ)derler ya “bi eğlencemiz vardı o da gitti” diye.. Hakikatten öyle oldu… Ben diyorum hep “arkadaşlarımı çok severim”… Onlarla eğlenmeyi, gezip tozmayı…  Asmalı ben ve arkadaşlarım  için güzel bir boş vakit uğraşıydı. Eminim asmalıya gidince gördüğüm her insan için de öyleydi… Artık değil. Ne olacağını hiçbirimiz bilemeyiz ama neden böyle olduğunu bilmek bizim elimizde..  Düşünsenize bir kraliçe olduğunuzu.. Ne gerektirirse onu yaparsınız. Yol yürüyemediğiniz bir yolsa yürüyebildiğiniz bir formata soktururunuz. Bunu yapamayacağınız için kraliçe değilsiniz nitekim. İnsan ırkı egosunun kölesidir çünkü. Hep böyle olmuştur ve hep böyle olacaktır. Bi insanı zevklerinden mahrum edersen hayatından şüphe duyar, sıkılır, bıkar, savaşamaz hale gelir. O insanı o hale getirenlerde kendi egolarını tatmin etmiş olur ki bu büyük bi zekadır, alkış ister… Asmalı mescit yok olmasın denildi, yürüyüş falan yapılacaktı, olmadı… Bi günde bitirdiler kimsenin gıkı çıkmadı… Kısacası  artık köleliği kabul etik yani…  Boyun eğen, zevklerinden vazgeçen köleler… Onlar öyle istiyor diye üstelik…  Kimi insanlar egolarının kimileri de onların egosunun kölesi işte…Şeriat gelsin, her şey gizli kapaklı olsun, ama olsun… Bi kesim hayatın tadını çıkarsın, bi kesim her şeyinden vazgeçsin evinde otursun, işine gitsin, makinaya dönüşsün…. İnsan yönetmek budur işte. Lider dediğin yol gösterir, en önde yürümez!  Hayatın böyle geçsin istemiyosan, hayatına soktuğun insanlara dikkat edeceksin. Arkadaşlarına, patronuna, sevgiline, dostuna, marketine, hastanene,kuaförüne, başbakanına…..  vs…vs…..

11 Ağustos 2011 Perşembe

Azınlık nedir?

Yolda yürürken, araba kullanırken, otobüste, takside seyahat ederken izmarit ya da ambalajları yerlere atmayanlardansanız, gerçekten yardıma muhtaç birini gördüğünüz zaman asla görmemezlikten gelemeyenlerdenseniz,  yayalara yol verip, yaşlı kimselere yardımcı olanlardansanız, çok sinirli ya da üzgün olduğunuzda bile garsona teşekkür edip gülümseyenlerdenseniz, izlediğiniz filmdeki  tecavüze uğrayan kıza "çıplak göstermişler yahu" diyen zihniyeti algılayamıyorsanız, antreman sonrası basketbol şortuyla otobüse binip "teşircisin sen"diye dayak yiyen kızın yerinde olabileceğinizin farkındaysanız, birinin ayağına yanlışlıkla bastığınızda yada birine çarptığınızda dönüp pardon diyebiliyorsanız, herşeyi yolunda gidiyormuş gibi gösteren devletin adaletsizliği canınızı çok acıtıyorsa, dini bunu gerektiriyor diye heryerini kapatıp küçük çocuğunun kafasına vuran kadına uyuz oluyorsanız, iki kırıtmadınız diye zam alamadığınız yada sizi işten kovan patronunuza eyvallahınız yoksa azınlığın ta kendisi oluveriyorsunuz haliyle.Bunlar tabi ki herkesin bildiği şeyler de hatırlatmak benimki naçizane..

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Rock n coke

Ne festivalmiş.. Millet tv de, gazetelerde gençlerin eğlenirken fotoğraflarını gördü, deli oldu. "13 Askerimiz şehit oldu, ne işi var bu gençlerin festivalde, yazıklar olsun" gibisinden bir sürü yorumlar yapıldı. Şimdi bu festival le Şehitlerimizin ne alakası var? Bu sene başından beri yaklaşık 80 tane asker şehit oldu siz evinizde oturup yas mı tuttunuz? Bu karşınıza aldığınız gençlik, hiç ama hiç kolay koşullarda yaşamıyor malesef. Neden mi? Siz  işi gücü kalmayıp da gençler festivale gitti diye kafayı buna yorup, askerlerin asıl şehit olma nedenlerinden bi haber, her felakette suçu illaki kendi halkının herhangi bi kesiminde arayan, gençler neden işsiz, neden bu kadar zor şartlarda sınavlara hazırlanıyorlar, nerden çıktı bu şifreli sınavlar, okullarda eğitim neden paralı, neden sınavı kazanmak için 7 gün 24 saat planlı çalışmak zorundalar bunları hiç düşünmeyip, seçim zamanında  verdiğiniz oylardan olabilir mi acaba? Bu ülkede eskidenmiş genç olmak. Her 20 liğin içi nerden baksan 40. Siz dua edin kafayı sıyırmadıklarına. Festival e gittiler diye sen kendi gençliğini vatan haini ilan edersen, gençlik sana bi tarafıyla güler afedersin. Siz hiç merak etmeyin. O beğenmediğiniz gençlerin içi sizden daha çok acımıştır..Rock müzik başkaldırıdır, isyandır. Olan bitene bi nevi tepkidir.. Konuşmak yasak, düşünmek yasak, eylem yapmak yasak, yazmak yasak, çizmek yasak! E tabi festival de yasak! Başka???

6 Temmuz 2011 Çarşamba

konu uzun, yazı kısa.

Öykü nün köpek bana emanet..Yedirip içirip gezdiriyoruz çok şükür. Geçenlerde yine çıkardım. malum çiş, kaka felan.. Bir hanımefendi sigara içiyor...Son nefesi aldı, attı yere üstüne de bastı... (bi yandan da çıt çıtı kesiyor göz ucuyla) "Günaydın" diyecek sandım, bastı yaygarayı! "Bu köpekleri gezdirmeyin yaaaaa! kakaları kokuyo yaaaa!" bişeyler geveledi, iki saniye de bana kemal sunal mimiği (hani şu bi gülüp bi şaşıran) yaptırmayı başardı! Prodüksiyon şirketlerine duyrulur. Oyuncu koçluğu yapabilir kendisi. Neyse. Dedim ben alıyorum poşetle sorun nedir? "Olsun yine de kokuyo, gezdirmeyin şu köpekleri efendim "yok bilmemne bıdı bıdı. "Size de günaydın" dedim uzaklaştım. Arada bir testesteronum ağır basıyo, kadın dırdırı çekemiyorum! Şimdi ben de cevap versem, "e sende yere izmarit atma moruk!" desem, iki saat tartışıp durucaz. Almıyım. Hem ondan ne farkım kalacak? Sorun bu işte biz onlar gibi olamıyoruz, olamayız.. Doğayı pisletirler, yok etmeye çalışırlar, ama çıtçıt kakasını yapamaz! "Ne düşünüyosun İsrail' in aldığı limanlarla ilgili" dersin, "ıyy siyasetle ilgilenmiyorum şekeriimmm" der. Kırmızı et yiyenler ölmüş? "Yemesinler canım onlarda" der. "Neden ölmüşler" demez. "Rakı yı da sattılar Amerikaya?" "Şarap severim ben canım, merci" der. İki asker daha şehit oldu? "hiii çok üzüldüüüüm,allah rahmet eylesin" der. Biri gelir kafasına sı..ar, Sesi çıkmaz, ama çıt çıt kakasını yapamaz! Yaklaşık olarak "popo" büyüklüğündeki beynine bişey koymadın mı otururlar üstüne "kaka" larını yaparlar, Sende anca yok türbandı yok ergenekondu, yok açılım dı yüzer durursun orda...

28 Mayıs 2011 Cumartesi

bilek kesenler

Öylece durdum. Düşündüm. Ya gerçek, bilmediğimi sandığım, arayıp durduğum şey değilse…  O an  duyduğum her şey daha garip çınladı kulağımda. Ya ben ölmediğimi  sandığım o gün aslında öldüysem?  Bütün mucize sandıklarım, çılgınca gelen o şeyler eskiden yaşadığım dünyaya ait değilse?
Her nereye gidersem gideyim  aşık olabilme ihtimalim hala varsa ve taşıdığım bedenin hiçbir zaman hiçbir yerde önemi yoksa ve ölünce de ağlayacaksam… Hislerim hiçbir zaman yok olmayacaksa ve hiçbir zaman unutamayacaksam, yine üzülüp, sevinecek, tekrar denediğimde yine canım acıyacaksa…
Taşıdığım bedeni neden yok etmeye çalışıyorum öyleyse? O yok olunca acım dinmeyecekse…  İnsan olmak, insan olarak var olmak yaratılan ve doğada olan şeyleri anlama çabası mı? Onların bekledikleri bizi neden korkutur ve anlam veremeyiz? Kendi var olma sebebimi çözememişken  benim ırkımdaki farklılıkları anlamaya çalışmak ve bu yoldan kendime yönelmek neyin nesi…. Neden o dokunduğu her şeyi güzelleştirirken ben mahvedebiliyorum veya tam tersi olabiliyor?
Öteki taraf  diye bir şeylerden  bahsediliyor ya  hiç görmeden hissetmeden bir türlü  inanamadığımızı kendimize açıkça itiraf edemeyişimiz, varlığını kanıtlamak için okunan bir sürü kitap, izlediğin bir sürü film, dinlediğin müzikler… yakın “hissedemediğimiz” bir sürü şey…
Belki şöyledir; bu dünyada hissedebilmenin aracı bedendir. E o zaman cennete gidince nasıl hissedicez? Ya da cehennemde ateşi… orda ki aracımız ne? Sadece ruhundan ibaret olacaksın diyorlar…Yok tamam çözemiyoruz bunu zamanı gelince artık…
Belki de cehennem sadece bu dünyada sevdiğin şeylerin artık olmadığı yerdir… Cennet de cehennem de bu dünya da yaşanır demelerinin sebebi bu olabilir mi?  Ne de olsa hislerimiz ölmeyecek öyleyse en büyük acı da sevdiğin şeylerin artık çok uzakta olduğu ve onları bir daha bulamayacağını bildiğin zaman hissettiğin şeydir… “cehennem gibi” deriz ya…
Belki cehennemde cezan azalır sonra sevdiğin şeyler tekrar girer hayatına ve cennete geçmiş olursun… Kim bilebilir ki…
Ama her durumda kesinlikle hislerine güvenmek en mantıklısı! Bizi asla terk etmeyecek ve bizi biz yapan tek şey o.  Burada, orada, cennette, cehennemde….
Belki de sana  iyi hissettiren ve sevdiğin o şey  artık olmadığına göre cennette bir yerlerdedir…Melek olmuştur, o yüzden artık yoktur, o yüzden karşılaşamıyorsundur,  belki de bu sadece sen henüz orda olmadığın içindir…


28 Nisan 2011 Perşembe

Hayatımın üç BÜYÜKlerine.. biri yer yüzüne, diğerleri gökyüzüne... benden size ufacık bir hediye...

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde… develer  tellal iken pireler berber iken… çoook eski zamanlarda güzel mi güzel bir kadın yaşarmış… Herkes onu çok sever saygı duyarmış. Herkese yardım eder, kim çağırsa yardımına koşarmış. Adı “ Armağan” mış… En küçük oğlu çok yaramazmış, hep başına iş açarmış, büyüdükçe de çapkınlaşmış, ama evlenme vakti de yaklaştıkça yaklaşmış…
Bir kadın görmüş. Her gün evlerinin önünden geçiyormuş. Gel zaman git zaman aşık olmuş, en yakın arkadaşına sormuş; “kim bu kız”? Arkadaşı iyi biriymiş ama hiç aklına gelmemiş neee sorduğu kız onun kız kardeşimiymiş! :) “İlyas” demiş, “sen merak etme” hem senden iyisini mi bulacağız, ama bir sorayım kız kardeşime, belki onunda gönlü vardır, kısmetse düğünü yaparız eylül e…
Kısa zaman sonra bu iki genç aşklarını ölümsüzleştirmiş, bir de dünya tatlısı üç erkek çocuk dünyaya getirmiş… babaanneleri, anneanneleri hem onları,hem birbirlerini  çok sevmiş… Ama İlyas bir de kız çocuğu olsun çok istemiş… zaman ilerlemiş Fevziye hamile kalmış. Ama kafayı bebeği aldırmaya takmış! Babaanneyi bu yüzden hasta yatağında daha da hüzün sarmış… Fevziye “olmaz” demiş.” Üç tane çocuğum var benim, hem nasıl baş ederim!” anneanne üzgün, babaanne üzgün, İlyas üzgün…
Babaanne’nin durumu daha da kötüye gidiyormuş, anneanne Fevziye’ye : “bu çocuğu aldırırsan hakkımı helal etmem, bak armağan annen çok hasta, hem bu sefer kesin kızın olacak, aynı armağan anne gibi, babaannesi  gibi olacak” demiş… Fevziye “tamam” demiş. Annesi de kocası da üzülmesin, kızları doğsun adı armağan olsun istemiş…
 Bir armağan melek olmuş, gökyüzüne uçmuş, hediyesini oğluyla gelininin kucağına kondurmuş… Bir kızın adı Armağan konmuş, üç tane melek kardeşi olmuş…
Üç  büyük kadın var bu hikaye de… biri babaanne biri anneanne biri de anne… bugün yağmuru sanki onlar yağdırdı..sanki gökyüzünden bana ikisi birden el sallayıp, “ anneannecim, babaannecim iyi ki doğdun canım kızımız” der gibi… Annem “seni çok zor doğurdum, çok kıpırdıyordun, ters duruyordun, çok acılıydı” der her doğum günümde:) haklı aslında ama beni bi tek o doğurmamış ki… üç kadın birden doğurmuş… rahmetlilerim,kıymetlilerim , gördüğüm en güzel gülüşe sahip üç kadın anneeeeeeeee ananeeeeeeeeeeee babanneeeeeeeeee çok!!! seviyorum sizi çok!!doğum günümüz kutlu olsun…

23 Nisan 2011 Cumartesi

suyun siyasi mesajı

Özünde sudan ibaret  varlıklar olduğumuz gerçeğini kavramak evrenin sırlarını çözmenin anahtarıdır. Dünyayı bu yeni bakış açısıyla inceleyecek olursanız, çevrenizdeki şeylere daha önce hiç görmemişsiniz gibi bakmaya başlarsınız.                                      Masaru Emoto
Bu kitap belki de hayatımın en huzur verici olanlarındandı. Aklımda hemen şu uyandı. İnsan vücudunun % 66 sı, insan beyninin %75 i sudur! 
Bahsettiğim yazar  1943 yılında Yokohoma da doğmuş, Yokohoma üniversitesi nin Uluslar arası ilişkiler bölümünden mezun olmuş.  Siyaset böyle bir şey dedim kendi kendime. Donkişotluk bir yere kadar. Siyaset hep bireyin özünde, doğasında yatar. Formül çok basit; geneli iyileştirmek bireyi anlamaktan geçer…
Hani bizler küçükken büyüklerimiz suya dua okur, sonra herkese içirirlerdi ya okunmuş su diye. Kitap bunun bilimsel olarak kanıtlanmış hali.  Suya güzel sözler söylenmiş su kristalleri de güzelleşmiş. Suya kötü sözler söylenmiş kristallerde kötüleşmiş. İnsanlara da kötü söz söylenince çirkinleşmeleri  bu yüzden. Kötü söz veya küfür işittiğimizde bize yönelik olsun olmasın garip bir hissiyat oluşur ya o su işte. Yani biz, insan… Peki bu siyaset değil de ne?  İşte iyi de var kötü de… Kötülük de büyük bir bilgelik gerektirmez mi en nihayetinde… Bu bilgilerle insan yönlendirilemez mi kötüye de iyiye de…
Siz hiç televizyonda sebze reklamı gördünüz mü? Maydanoooooz! Ekin bahçeye yiyin! Hemde bedava! Hadi hiç beklemeden harekete geçin! :=) yok hayır görmediniz. (sebzelerde ve bitkilerde de bizde olduğu gibi su miktarı yüksek) ama ne kadar zararlı şey varsa hepsinin medyada izni sonsuz… hiçbir devlet büyüğü  demez ki; “hayır efendim bu hamburger reklamını yayınlayamazsınız”...  Bir de düşünün hamburger yiyince mi rahatlarsınız, sebze yiyince mi rahatlarsınız? (burada ki rahatlama iyi hissetme anlamında kullanılmıştır) Bu kitap ( suyun gizli mesajı) hiçbir yayın evi tarafından yayınlanmamış… yazar tamamen kendi imkanlarıyla çoğaltıp dağıtmış… Medya günümüzün büyük bir gerçeği ve agresif insanlar yaratmak mümkün. Hemde hiç çaktırmadan… Kimyamız, suyumuz çok rahat bulanabilir yani… Temkinli olmak lazım. Suyumuza sahip çıkmak lazım… Mevlana lazım, Masaru Emoto lazım, Atatürk lazım… Hastayken avuç içimiz neden soğuk, sağlıklıyken neden sıcak, dua ederken neden avuç içine okunur sonra yüze sürülür, yoga yaparken neden avuç içi dışarıya bakar, iyi hisler, dilekler neden suya söylenince mucize olur, sevgilinin eli niye emsalsiz, anne eli neden huzurlu bilmek lazım… Kuran ı  da bilmek lazım, Siyonizm i de çözmek lazım… “Nefret ediyorum” demekten vazgeçmek, yetişkin olduğunun farkına varmak, bir söz söylemeden önce iki kere düşünmek lazım. “Laf olsun” diye konuşmamak lazım.
Suyun gizli mesajı der ki;
Sen sudan ibaretsin tamam peki  o değil mi? Sev, şükret…

oldu, olacak:)

Bir gün gelecek, için huzurla dolacak… bütün karmaşayı, can sıkıntılarını süpüreceksin bir kenara  “bir daha karşıma çıkamayacaksınız, engel olamayacaksınız” diyeceksin.  Yavaş yavaş toplayacaksın kırılan parçalarını, yerlerine koyacaksın, izleri kaldı diye yakınmayacak, bu sefer izlerin kattıklarıyla övünmeye başlayacaksın. Arada bir sızlayacaklar,” olur canım o kadar da insanız en nihayetinde” diyeceksin. 
Bir şehre gideceksin, gün batımına yakın olacak, içindeki huzursuzluk o melodiyi duyuncaya kadar yaşayacak. Anne, baba seni karşılayacak, en sevdiğin yemekler yapılacak, sokaklarda çocuklar çığlık atacak, yemekten sonra kısa yürüyüşler yapılacak, yaşlı baban erken yatacak, anneyle dedikodu yapılacak, kardeş le vizyondaki film tartışılacak. Sabah telefonun çalmayacak anne bağıracak: “pınaaaaaaaaaaaar hadi! Kahvaltıyaaa” zar zor çıkacaksın yatağından, rüyanda gördüğüne gözlerin dolacak, kısa sürecek, kuş seslerine dalacaksın…  uykulu uykulu babanın esprilerine katlanmaya çalışacak “yüzünü yıka artık” diyen anneye naz yapacaksın. Televizyondaki sabah programıyla dalga geçilecek, kahvaltıdan sonra komşu oturmaya gelecek, türk kahveleri pişecek, bahçeye domates, biber ekilecek,  en büyük sıkıntı olması gerektiği gibi sağlık olacak, en büyük sevinç ise “kızım gel, ektiğin fidan büyümüş,  çiçek açmış” olacak.
Yine günün sonu gelecek, pamuklu pijamalar giyilecek, güneşin batışı değerlendirilip, sevdiğin şarkı ile veda edilecek. O arayacak “sen en kıymetlimsin diyecek”. Ama orda bitecek, bu sefer sadece huzur verecek. Başı sonu düşünülmeyecek, bütün prosedürler imha edilecek. Balkon kapısı aralanacak, rüzgar perdeyi hafifçe sıyıracak, komşular evlere dönecek, baba yatağa gidecek, anne bardaklara çay koyacak, köpeğin gelip kucağına yatacak, televizyonda güzel bir film başlayacak, kahkahalar atılacak, gözler dolacak, hayat hep böyle geçmeyecek, en büyük dua “ allahım aileme uzun ömürler ver” olacak…

18 Nisan 2011 Pazartesi

eda lı işveli:)

Sen ne ara girdin hayatıma? Ne ara dostum oldun? Ne ara küstük, kızdık birbirimize? Ne ara geri geldin? Ne ara affettin beni? 
Hatırlıyo musun? Kendi küçük ama kalbi büyük bi şehirde yaşıyoduk. Orda tanışmıştık zaten. Her gün anlatacak bi hikaye, her gün yapacak bi aktivitemiz vardı. Yapacak bir şeyimiz olmasa bile umutsuzluk olmazdı… Bilirdik çünkü arayınca açacak bir sürü dost vardı… geceleri sokaklarda içilirdi içkiler kahkahalardan bıkılır, usanılırdı…Sen hep endişeli hep yorgun savaşçı…
Biliyorum çok sevdin onu. Ama diyemiyosun  “çok sevmiştim onu”  şimdi yıllar geçti de ne oldu? Yıllar yenilendi diye kalplerimiz de yepyeni mi oldu? Hayır. Hep yerine biri kondu,konamadı,konacak. Aşkın --de,-den hali bu…
Neyse uzatmayayım seninle başka bi şehirde daha paylaştık dostluğu. Ama bu sefer kendi büyük kalbi çok küçüktü…adı İstanbul du… başladık bi hayat mücadelesine. Ayaklarımızın üzerinde duralım diye. Yine onlara benzeyen birileri vardı, biz yine dertleştik , yine sorduk birbirimize: “sence aşık mıyım” diye… ama İstanbul du orası. Sen olmazsan bi başkası… çeşit çok ya hiçbişey olamaz gönül kaygısı…
 Et doyurur o yüzden çok yiyemezsin. Ama sebze doyumsuzdur istediğin kadar yersin… yedikçe tadına doyamazsın ve kendini iyi hissedersin…Bilirsin çünkü vücuduna vitamin enjekte edersin… ama sen vejeteryan değilsin, o yüzden bilinçli tüketmelisin…
Bir şeyi hiç sevmezsin de inatla biri önüne sunar ya hani bu hiç keyif vermez. Sen yapınca gülüyosam içten, bu da hiçbişey kadar güzel gelmez. Biliyorum beni hep seveceksin yanında olmasam bile. Biliyorum  bana kızsan da bu kardeş kavgasından öteye gitmeyecek ya hani, biliyorum kötü bi dost olsam bile anlayacağını iyi niyetimi, biliyorum beni “eda!” diyince hep dinleyeceğini, biliyorum yıllarca görüşmesek bile her gün birlikteymişiz gibi seveceğini… “kalbin kadar temiz” diye başlayan yazılar gibi…
Bu “kalbin kadar temiz sayfayı” bana ayırdığın için teşekkür ederim… bu senin için yazdığım ilk ama son olmasın isterim…hep dostum kal, hep canım. Gözlerindeki  masumiyet hiç gitmesin dilerim…
Son olarak:
Bu yazı içime sinmedi
Biter diyodum ama bitmedi
Senin için söylenenler yetmedi
Az bekle, ilhamım daha gelmedi:)


rakılı mezeli

Hımmhııııhııııhıııımmmmm LAAAlaaaLAAAlaaa Ah! Pardon siz mi gelmiştiniz? Korkuttunuz beni. Ne ara içeri girdiniz? Hiç fark etmemişim… Buyurmaz mıydınız? Ayakta kalmışsınız…
Herkes ama herkes! Dostların, arkadaşların, canın… Böyle gelmediler mi? Birden, fark ettirmeden…
Sen ne olduğunu anlamadan, farkına varmadan çıkmadı mı o kelimeler?  Dostum! Sevgilim! Canım!
Ne güzeldi….Evin balkonunda oturulurdu yazları kahveler yapılırdı , dedikodular pişerdi, erkekler çekiştirilirdi, fallara bakılırdı…kız kıza sohbet hiç bir şeye değişilmezdi…Sevgili yeni hediye almış, o barda şu varmış, ah o elbise ne şık mış! ne oldu da hayat değişti? Ne dedin!!! O seni terk mi etti? Gidicek misin şimdi? Ruhunda gaz birikti değil mi? Anlıyorum seni. Hem boşver! Allahından bulsun o deli…
Sen ona öğüt verdin değil mi? Çok sevdin onu her şeyini paylaştın, arkadaşlarına anlattın.” Benim en yakın arkadaşımdır”.  “yıllardır tanırım öyle şey yapmaz!”  “çok iyidir,çok tatlı” “tanıştırayım sevgilim”
Gel zaman git zaman bir de baktın onlar gitmiş, söylenilenler unutulmuş, ama verilen sözler tutulmuş… yerine yenileri eklenmiş veya eklenmemiş. Hem kızgın  da değilsin hiçbirine. Sen değimliydin söyleyen “buyurun, oturun” diye. Şimdi özleme zamanı onları, o dostları, o sevgiliyi. Hem artık büyüdün. Boşa harcayacak vaktin mi var senin! İş güç çok birikti zaten. Kendine yönelmelisin. Hem arada buluşursun, görürsün onları. Yapılır yine şaraplı, rakılı kız dedikoduları… “şu şarkıyı söylesene” , “ kırmızı  oje nerdeeeeeee!”  “ yaaa ağlama artık nolur üzme”  
Tamam  o zaman işlerimizi bitirelim, geleceğimizi sağlamlaştıralım, yeni eski dost, sevgili yapalım. Hayat koşsun biz ondan hiç geri kalmayalım. Ama bi dakika ben hayatın içinde değil miyim? O zaman ben onun önünden gitmeliyim. Yön vereyim ona mesela…evet evet! Yapabilirim!  E hadi o zaman “en kısa zamanda” söz verilsin, toplanılsın o bilinen yerde, masalar kurulsun rakı lı mezeli , yeni sevgili de olsun, eski sevgili de dostunun çaktırmadan sorusunda. “biliyo musun” densin “şöyle olmuştu… sevgiliye “balık” densin, kadehler tokuşturulsun, istek şarkılar söylensin, haydari gelsin fava gelsin! Kız kıza lavaboya gidilsin, masum masum “o” çekiştirilsin, Nasıl sence diye sorulsun, kıkır kıkır gülünsün. Her şey olsun o masada  rakı  da, balık da…